Bursa’da Kırklar Meclisi

Dünkü dersimizde Mustafa Kara hocamız sağolsun her zaman ki gibi bize  çeşitli kitap ve dökümanlardan oluşan bir hediye paketi armağan etti. (Bursa’ya gelirken bundan maada yanıma ikinci bir bavul almak durumundayım sanırım. Fakülteden çıkarken ki durumum çok acıklı oluyor zira. Her yanımdan kitaplar, kağıt levhalar, çeşitli yiyecek torbaları filan taşıyor. )
            Bakalım bu haftaki hediye paketimiz hangi eserlerden oluşuyor.
İlk eser: Bursa’da Kırklar Meclisi: Bursa Büyük Şehir Belediye’sinin bir kültür hizmeti olarak yayınladığı eser oldukça hacimli. M. Kara hocam eserin ön sözünde “kırklar” ifadesinin kültürümüzde ve hassaten tasavvuf geleneğindeki anlamı üzerine bazı mülahazalarda bulunmuş. Bursa’da kurulan ilk Kırklar Meclisi’nin 1326’dan önce Abdal Murat başkanlığında fetih hazırlıklarını görüşmek üzere toplandığından bahsediyor. Başkanlık Osmanlı büyüklerinden Dâvud-i Kayseri, Geyikli Baba ve Emir Sultanla devam ederek yirminci yüzyılın başında Mustafa Vahyi Efendi’ye Ulaşıyor ve yedi yüz yıllık bir müessese olan Kırklar Meclisi o tarihten sonra yavaş yavaş sahneden çekiliyor.
            Bursa’da Kırklar Meclisi adlı derleme, şehre hizmeti geçmiş “kırklar meclislerinden” yani şehir kültürüne bir şekilde katkıda bulunmuş şahsiyetlerin eserlerinden alınmış kırk ayrı makaleden oluşuyor. Kitabı ayrıntılı olarak okumak zaman alacaktır. Esasen bir seferde tamamını okumak çok faydalı olmayabilir. Peyderpey ilgili olunan alan ile başlamakda fayda var. Ama ben ilk buluşmanın heyecanıyla her yazardan bir kaç satır okumak ve hemen şuraya not almak istiyorum ki, sonra üzerinde tefekkür etmek imkanı olsun. Dinleyicilere de küçük bir yol hediyesi olsun. O halde hemen başlayalım eserin ilk bölümü Tanpınar’ın Beş şehir adlı eserinden.. Kırklar Meclisi adlı bu çalışmanın temsili bir meclis olduğu düşünülürse, bu ilk yazı bir tür açılış konuşması olarak alınmalıdır.
  1. Açılış konuşmasını Ahmet Hamdi Tanpınar yapıyor ve üstad Bursa şehrinin semt isimlerinden bahsederken şunları söylüyor:
 “Bu isimleri bir kere öğrendiniz mi artık unutamazsınız, tenha saatlerinize küçük ve                   munis rüyalar gibi sokulurlar, size kendileriyle ülfete, esrarlı mahfazalarını zorlamağa, gizledikleri sırları tanımağa ve tatmağa mecbur ederler; İster istemez sayarsınız: Gümüşlü, Muradiye, Yeşil, Nilüfer Hatun, Geyikli Baba, Emir Sultan, Konuralp[1].. Bunlar hakkaten bir şehrin ve mahalle adları, yahut tıpkı bizim gibi muayyen bir zaman içinde yaşamış bir takım isimlerin anıldıkları isimler midir? Hepsinin mazi dediğimiz o uzak masal ülkesinden toplanmış hususi reneleri, çok hususi aydınlıkları ve geçmiş zamana ait bütün duygularda olduğu gibi çok hasretli lezzetleri vardır. Hepsi insanı hayat ve zaman üzerinde uzun murakabelere çeker, hepsi zihnin içinde küçük bir yıldız gibi yuvarlanırlar ve hafızanın sularında mucizeli terkiplerinin mimarisini altın akislerle uzaltıp kısaltarak çalkanırlar.
        Peki Eylülcan hangi semtte kalıyor?
        Çekirge.
         Osmangazi ilçesine bağlı Çekirgenin şu gün itibariyle tarihini tam olarak bilmiyorum ancak bir şekilde bende bütün bir kırklar meclisinin bir talebesi, namı diğer “çekirgesi” olduğum hissini uyandırıyor.
       Külliyesi dahilinde uyuduğum I. Murad Han, kıymetli eşi Gülçiçek Hatun, birlikte meydanlarda at sürdükleri gazi Konuralp, Emir Sultan, Üftade Hazretleri, Yadigar-i Şemsi müellifi Şemseddin efendi,.. ve daha niceleri Yahya Kemal, Ayverdi, Tanpınar..
     Hemen Allah nasip etsin, ol desin de olalım hepberaber inşallah.
(Eser kırk bölümden oluşuyor. Devam etmek niyetiyle..)
[1] Osmangazi ve Orhangazi’nin silah arkadaşı.
Reklamlar
Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Mektubumuz var

Bir öğrencimden gelen sabah mektubu:
“Hocam Günaydın, sabah çok komik birşey oldu. Ben esyalarimi çok severek beğenerek aldığım için başlarına birsey geliyor çok şükür. Sabah da işyerinde çay alacaktım. Bardagimi da çok seviyordum. İşlerimi hallederken bardagima  dedim ki çok güzelsin seni çok seviyorum, düşme, olur mu? Sonra çay ocağına gittim nasıl olduysa orada bardağım düştü ve kırıldı.
Demek put edinmişim..
Allah inşallah bütün put edindiğim şeyleri kırar böyle, değil mi hocam?
*
O vakte uygun bir cevap vermiştim ama şu vakte uygun başka bir cevapta kalemimin ucuna geliyor, yazmadan olmaz.
Allah inşallah bütün put edindiğim şeyleri kırar böyle, değil mi hocam?
Şimdi bu duayı edelim mi etmeyelim mi nasıl yapalım? O halde bize verilen nasihatleri şöyle bir tekrar hatırlayalım.
İnsanı yola getiren iki şey vardır derler, “Ya bir sille-i Hüda ya bir cezbe-i Rahman”
Yüce Allah çok sevdiği kulunu dünya çirkeflerine bırakmayarak kendisine çekmek istediğinde onu  ya bir celal tecellisi ile varlığından geçirir, ya Cemal ve Rahmeti ile tecelli ederek nimet ve ikramları ile kendi varlığını hissettirir. Her halükarda eğer kul da ömrü hayatının bir yerinde tatlı canından geçmeye niyetliyse, Zülcelali ve’l-İkram olan Allah kulunun taleb ve kabiliyetine göre onu kendinden/nefsinden alarak aslına yükseltir. Büyüklerimiz bunu böyle söylüyor.
Ancak burda bize düşen daima Hakk’tan sağlık ve afiyet talebinde bulunmak, af ve mağfiretimiz için dua etmek ve bu suretle iki dünya selametimizi ümid etmektir. Talip olan kişi ademoğluna/havvakızına sevimli  ve tabi gelen şeylere yönelmelidir. Acıya ve belaya değil.
Hoş bu son ikisi -dünya hayatının bir gereği olarak-bir şekilde gelip bizi bulur..  ayrıca bir talep de bulunmaya da gerek yoktur.
O nedenle bütün putlarımızı tek tek kırmasını dilemektense, yüce Allah’tan herkesi ve herşeyi ölçülü bir şekilde sevmeyi dilemek her halde en güzel ve sağlam yol olsa gerektir.
Vesselam.
*
(Kalem durmadı benim bir dahlim yoktur:
Ya sen putunu kırarsın, ya putun uygun bir zamanı kollayıp senin kafanı gözünü kırar.
Ya sen putunu yakarsın ya putun bir gün senin gönlünü incitir, canını yakar.
Bunca yıllık hukukumuz var
ben nasıl kendi taktığımı/taptığımı ateşe atarım, dersen
o zaman bize sen de haklısın demek düşer
haklısın kardes
Sen Allah’a havale et,
O icabına bakar.)
Genel içinde yayınlandı | 2 Yorum

Yorgun yolcuya nasihatler cümlesinden

Yol yorgunu musun? Arada durup dinlenmeyi bilmeli.

Peki ya nasıl?

Sen gibi bir yorguna bir bardak soğuk su ikram et.

O zaman gör bak

için nasıl serinler.

Yolcu dertli misin, dur ve bir dertli kula el ver,

otur yanına çilesini dinle.

Belki o vakit derdin biraz olsun hafifler.

 

Yol yorgunu, sana bu dünyada rahat yok, demediler mi?

Dediler elbet ya sen bir daha kulak ver,

Dar-ı dünyada rahat yoktur ama

bir yorgun cana umut vermek,

bir mahzun kalbi ihya etmek,

yükünü hafifletmek

Seni huzur ve rahata erdirecek.

 

Sen de yorgunsun ama  değil mi? Evet öylesin.

O kadar ki titriyorsun, -bimecal-gözlerin kapanıyor..

Söyle canım sözlerim

sana uykuya dalmadan önceki fısıldamalar gibi mi geliyor?

Doğrudur. Israr etmeyeyim.

Şimdi sen güzel bir uyu; iyi bir dinlen, hele biraz güçlen;

sabah bu söylediklerimi hatırlarsan eğer,

Güne başlarken şöylece niyetlen,

Bu gün iyi bir yorulmak  gerek,

Rahat ve huzuru o yorgunlukta  aramak gerek.

Unutursak bir daha ve bir daha nefsimize hatırlatmalı ki

Hak yolunda,

halka hizmet menzilinden

başka yerde

“gönül”

dinlenmeyecek.

 

E. Yalçınkaya

 

Genel içinde yayınlandı | 1 Yorum

Mustafa Kara hocamın “Bursa’da Tasavvuf Kültürü” dersinden..

 

Mustafa Kara hocamızın “Bursa’da Tasavvuf Kültürü” adlı dersindeyiz. Hocamız anlatırken herkes gibi ben de bir yandan fıtır fıtır not alıyorum. Önceden bir deftere yazıyordum, sonra baktım ki eğitim-öğretim faaliyetlerinin yoğunluğu nedeniyle sonradan bunları temize geçirecek bir zamanım yok; o nedenle doğrudan bilgisayarımda açtığım bir dosyaya kaydediyorum. Zaten başka türlü bu hikmet ve irfan feyzine çanak tutmak mümkün değil. Mustafa Kara hocanın her bir cümlesi bir tarih, bir mana, bir hikmet.Herşeyi kaydetmek gerek.

Fakat Allah’tan hocamız insaflı.. durarak, bize mühlet vererek, söylediği sözün aksülamelini talebelerinde görmek için arada sukut ederek ders anlatıyor. Ben de bu kısa fasılalarda bir yandan dört taraftan çevrili bulunduğumuz kütüphaneyi gözden geçirmek ve diğer yandan türlü dünya endişelerinin içine dalmak için yeterli olan zamanı –bir şekilde- buluyorum. O sırada neler düşünüyorum neler. Bütün bu kitapları nasıl okuyacağımı, yarın öğleden sonra hangi işlerin peşinde koşacağımı, söz verdiğim işleri hangi gün yapacağımı, yapmadığım ödevler yüzünden başıma gelecekleri ve bunun gibi her biri beni başka hallere salan işleri sıra, sıra.. düşünüyorum. İşte tam o esnada gözüme masa üzerindeki bir çerçeve ilişiyor. Heyecan içinde iş bu  Osmanlıca levhaya yöneliyorum.

Aman diyorum, kimbilir bu sanat içinde ne hikmeti ne kıymetli bir söz yazıyordur.. okuyayım da bana ders olsun. Günüme rehber geceme kandil olsun.

Sadece kendimin duyabileceğim bir sesle ağır ağır hecelemeye başlıyorum:

 

TAAAk-MAA

-evet ilk satır tamam-

KA-FA-NAA

O nasıl şey?

Böyle bir şey işte.

 

Son derece latif bir şekilde yazılmış bu güzide eser üzerinde “takma kafana” yazdığı tarafımızca malum oluyor.

Ne kadar olsa “Bu da geçer yahu, ah minel aşk, sabır imandandır, gibi kültürümüzde yer etmiş meşhur darb-ı mesellerden birini beklerken benim nasibime de böylesi düşüyor. Gülümsüyorum.

*

Fakat bu vaziyeti de anlayışla karşılamalı. Müminlerin dert ve endişelerinin nisbeten latif olduğu günlerde, onları uyandırmak için sarf edilen kelamın da kendince bir letafeti başka bir zarafeti vardı.

Ancak devir değişip işlerimiz hantallaşınca, yapılan uyarıların keyfiyeti de işte böyle değişik bir hal aldı.

Hasılı,

diyeceğim o ki iş bu levha benim cevherimi tartıyor

ve o kırattan konuşuyor:

 

“Takma kafana” çekirge,

iş olacağına varır,

hadi sen

dersine dön diyor.

 

 

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Yarın ve sonrası için beslenen umut

 

B.

Ünlü İslam düşünürü Rene Guenon’un çok manidar bir sözü var.  İşlerimizin karşılığı konusunda sabırlı ve inançlı olmamız gereğine işaret ediyor ve diyor ki:

“Yapacağımız ya da söyleyeceğimiz herşey bizim sahip olmadığımız imkanları bizden sonra gelenlere sağlamak amacıyla olmalıdır. Her yerde olduğu gibi burada da zor olan çalışmanın başlangıcıdır.”

Yani bu kadar çalışma, yorgunluk, tefekkür, teşebbüs.. ama neticelerini görmek sana nasip olur mu onu düşünmeyeceksin diyor. Hatta peşinen bunu kabul ederek, benden sonraki nesil rahatını sürsün diye yazacak, çizecek, üretecek, hazırlayacaksın.

*

Bu söze iyi ki kırk yıllık merdiven üstünde tesadüf ettim. Delikanlılıkta okusam üstünü çizer, sayfayı da yırtar geçerdim. Yaptığım işin neticesini bekleyecek tahammülden yoksundum. Söylediğim söz yarın dünyayı değiştirsin, bugün anlattığım nutuk yarın sabah gençliğe yeni bir ufuk  çizsin diye bekliyordum.

Sabrım kararım yoktu.

Belki sabırlı olmaya çağırılabilirdim ama Genon’un çağrısı o vakitler fazla kaçardı. Ancak benzer bir telkini tedrici olarak üstadımdan aldığımı da söylemeliyim. Yoksa çalışmanın zevkini hiç bir zaman duyamamak mukadderdi. Yeri gelmişken anlatalım ki bu kıssadan  bir hisse çıkacak mı onu görelim.

 

Sevgili Hocam Cemalnur Sargut, yıllar onceki o toy ve sabırsız halime –yaş icabıdır- diyerek anlayışla bakıyor ancak nasihatten de geri durmuyordu. Belki Guenon gibi doğrudan değil ama tedrici olarak beni çalışmanın beklentisizliğindeki zevke çağırdığı için kendimi çok şanslı görüyorum. Hırçınlığımı gören hocam, kimi günler beni karşısına alıp yaptığım işlerin ve çalışmaların neticesini akşamdan sabaha beklemememi salık verirdi. Kendi tecrüblerinden ve tarihi örneklerden deliller getirirdi. Tek amacı hayata karşı ümidvar olmamı ve sonuçlara odaklanmadan insanlığın hayrına çalıştığımı görmekten ibaretti. Oysa ben başladığım iş hemen bitsin isterdim; sonuçlar hemen belli olsun.  Sözümüz kalbe dokunsun, özümüz Hakk’a kavuşsun; niyetimiz hayır madem akıbet hayır olsun. İşimiz bereketli, ömrümüz hareketli olsun. durmayalım, hayata karışalım, kavimler göçecekse bugün tez eleden göçsün gitsin..

konacaksa  hemen çadır kurulsun, ocak yansın, duman tütsün.

İsterdim ki insan kendisini

ve toplum ahengini

hemen bugün şimdi

bulsun.

 

Canım hocam belki çocuk hevesimi kırmamak için gerçek neticelerin hakikatte bizden sonra ortaya çıkacağını, bugün ekilen niyet tohumlarının yıllar sonra biz bu dünyadan geçip gittikten sonra toplanacağını söylemezdi. Ne de olsa delikanlıyız, hevesi kırmamak lazım. Bal tutan ele, “Bu kadar bal tuttun ama sana o parmağı yalatmazlar canım” diyerek, o yaşa has olan temayülün önüne geçmezdi. Genç ve ateşin bir ruhu besleyen takdir edilme, beğenilme, beğenilecek işleri tez elden yapma ve bu yolda çalışma arzusunun önünü kesmezdi.

 

Güzel de oldu. Once çalışma zevkini öğrendik, sonra o zevkle öyle gaşyolduk ki geçen günler, yıllar; geçtiğimiz iller yürüdüğümüz yollar..

menzile vardık mı yoksa daha çok mu var?

Hiçbirini ayrayıp sormaz olduk.

*

O yüzden Guenon’un “Yapacağımız ya da söyleyeceğimiz herşey bizim sahip olmadığımız imkanları bizden sonra gelenlere sağlamak amacıyla olmalıdır” cümlesine iyi ki bu yaşımda tesadüf ettim.

Çok da isabetli oldu.

Bu sözü işitmekde ve söylemekte şimdi -önceden olsa hiç bilemeyeceğimiz-

ne büyük bir tatlılık ve zevk var.

 

* * *

Aslında ben bu iş gününü bitirirken bir iki satır not düşeyim diye kaleme almıştım ama iş buraya vardı.

***

İşte bugün de bitiyor. Yaklaşık on iki saattir üniversitedeki odamdayım. Sabah trafiğine girmemek için seher vakti yola düşüp okula geliyorum. Bütün günüm bu çevrede, kütüphane ve okul derslikleri arasında geçiyor. Akşam da yine mesai sonrası trafiğe takılmamak için iki üç saat daha oyalandıktan sonra mektebi (ofis) Allah’a emanet edip evimin yolunu tutuyorum. Bir güne iki mesai sığdırarak işleri eritmek niyetindeyim. Dört başı mamur olmasa da, elimden geleni yapıp büyüklerin takdirine bırakıyorum. Bu yazın çizin işlerinin sonuçları öyle hemen ortaya çıkmadığından şu sıralar büyük düşünürlerin böyle -yukarıda tefsirini yaptığım türden-büyük laflarına ihtiyacım oluyor. Genon’un ifadesini de o yüzden başa aldım.

Çalışmanın bizzat kendisinden duyduğumuz zevk şu sıralar yegane kazancım ve mutluluğumdur.

Kanaatimce bizi, hepimizi–çağın hastalığı olan acelecilikten – kurtaracak en güzel çözüm de budur:

Bizden sonrası için çalışmaktan zevk duymak.

O da her halde şöyle olur diye içime doluyor:

Bugün yaptığınız çalışmanın meyvelerini yemek belki bize nasip olur, belki de bu yetiştirdiğiniz fidanın semeresini devşiremeden gelip geçececeğiz.

Olsun ekmenin, saçmanın, sürmenin zevki bizim nasibimiz olsun.

Bugün çalışır çabalarız, yarın ümmeti Muhammed devralır geliştirir büyütür. Bugün düşünürüz, taşınırız yarın insan kardeşimiz onu miras alır; üzerinde fikreder, cehd eder faydalı bir ürüne dönüştürür.

Bu gün araştırırız bizden sonra bulurlar.

Bu gün barış için şiir yazarız, kafiye buluruz;

gelecek yıl insanlar el ele verir onu okurlar.

Bu seher vakti bir beste yaparsın, yarın evlatların onunla kol kola verir şenlik yapar.

Bugün göğsünde huzuru temin edersin,

yarın o huzur koynuna girdiğin vatan

toprağında filizlenir, dal budak atar

tüm memleketi sarar.

Işte şu gün şu sözleri bu köşeye yazarsın,

vakti muaayyen de bir can gelir senin kelamını okur,

Ne dediğini

niçin dediğini anlar da

umulur ki

hükmü gereğince

iş yapar.

 

 

Eylül Yalçınkaya

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Mutlu mu olalım yoksa ne olalım?

. Son zamanlarda önüme gelene aktardığım muazzam bir söz var. Filozof demiş ki: “İnsanı iki şey helak eder. Bunlardan birincisi muradına erememek,

ikincisi muradına ermek.”

Kaç gündür tesirinden kurtulamıyorum. Ve önüme gelene bu sözü aktarıp ardından uzun uzun felsefesini yapıyorum. Sohbete yedirebilirsem ne ala olmadı bugünkü gibi doğrudan konuya giriyorum. Hasılı bu lakırdıyı söylemezsem olmuyor, illa bir şekilde dillendireceğim.

İşin aslı sözün etkisi çok kuvvetli çünkü dümdüz bir gerçek: Bu dünyada muradına erdin bir dert ermedin bir dert. İki yolu da az çok görmüş bir insan olarak saadetin hayata karşı geliştirilmiş iradeli/bilinçli bir tutum olduğu kanaatindeyim. İnsan hayat macerası içerisinde türlü şeyler yaşayabilir: ya mesut olacaktır ya meyus. Öyle değil mi? Bu kaderin neticesi midir? Şartların yapılandırdığı bir durum mudur? Şu veya bu şeye mi bağlıdır?

Hayır efendim, mutluluk ya da keder insanın kendi kararına bağlıdır. Kişi nasıl olmak isterse  öyle olur.

İş bu söze delil isteyen arkadaşlar için yazalım, pozitif bilimlerin metodolojisini takip edelim bakalım ne olacak?

Tabiat bilimciler düzenin sebeb sonuç ilişkisi üzerine gittiğini söylerler. Tarih okumaları da bu kosaliti/causality[1] anlayışıyla yapılıyor sanırım. Şu şuna sebep oldu ve bunun sonucu olarak şunlar bunlar oldu ve sonra işler tepetaklak oldu, gibi. Olabilir. Fizikte de hareketin bir sebebi bir sonucu vardır, eşyayı tahrik edersiniz, ona ivme verirsiniz, yürür gider. Bakınız kimyaya.. tepkimenin içine filanca elementi katarsanız şöyle sonuçlanır, falancayı katarsanız böyle sonuçlanır diyorlar. Etkiler tepkileri doğurur ve bilimsel verilere inanan büyük bir çoğunluk tarafından hangi etkenin hangi tepkeni doğuracağı daha anasından doğmadan bellidir. (Bu noktada biraz kaderciliğe kaydım sanırım.)

Birileri bu iddiayı takip ededursun biz rahat durmayanlar da elbet bir şeyler söyleyeceğiz. Di mi ama? Bence tabiat düzenine hemen her konuda olduğu gibi bu konuda da karşı koyabilme yetisine sahip yegane varlık türü insandır. Efendim, insan, sebeb sonuç ilişkisini istediği yöne çevirme kudretine malik, böyle küçük bir Yunan tanrısı ayarında acaip bir mahluktur. Şöyle ki mesela yemek yeyince doğal olarak doyması beklenir, hakkaten türünün diğer türlerle ortak olan yönlerinden hareketle böyle de olması gerekmektedir. Ancak durum böyle olmaz, söz gelimi yemek yiyen ademin midesi dolar, hatta bu doluluk seviyesi midesinden yükselerek yutak bölgesine kadar da çıkabilir fakat buna ragmen doyma/kanaat hissi gelmeyebilir. Malını mülkünü dağlar kadar yığmış olabilir, biriktirdiğini eritmeye ömrü yetmeyebilir ne var ki bütün bu teminat altında, heyhat beklenen emniyet ve güven hissinden eser yoktur. İstediği makama gelmiş olabilir, bunun sonucu olarak mutlu olması ve rahatlaması beklenir ama insan bu işte.. kendisine tevdi edilen o makamı kaybetme endişesi nedeniyle yastığa koyduğu başında huzur yoktur. nice yıllar sonra muradına ermiş, arzu ettiğine kavuşmuş olabilir ama eşki heyecanı kalmadığı için aradığı bu kavuşma onda mutluluk halini doğurmaz. Tadı tuzu yoktur.

Öte yandan yine aynı insan türünün bir başka ferdinde sebebsiz ve yersiz mutluluğa rastlarsak ona da şaşırmayalım. Elindeki son meteliği bir ihtiyaç sahibine verip sabaha Allah kerim diye, huzurla uykuya dalan temiz bir delikanlı da yine bir ademoğludur. Kendi nail olamadığı bir nimete filancaların oğlu erişince “mübarek olsun, daim olsun” diye dua eden de yine bizdendir. Sahip olmadığı için kaybetme endişesi olmayanlar ve yokluğun sefasını süren bahtiyarlarda aynı insanlık ailesindendir. Sevdiğini ele verip muradından ayrı düştüğü gün, “muhabbetleri daim olsun, onlar mutluysa benden mutlusu yoktur”, diyen aşıklar da yine bu toprağın bereketi ve mahsulüdür.

*

Elindekiyle bedbaht olan,

varlık içinde yokluk çekende aynı insan; yokluk içinde neşe ve tad bulan da yine aynı insan.

Diyeceğim o ki, bunları düşününce mutluluğun az çok bir seçim ve irade meselesi olduğunu görüyor insan.

Bir irade ve bir niyet işi.

Mutlu adam her halü karda mutlu, her zaman şanslı ve bahtlı.

Onun sebep sonuç zinciriyle; karla zararla ilgisi yok.

 

Ötekisine gelince işte filozof bu sözü o kardeşime söylemiş, demiş ki:

(Helak olmak isteyen )

“Adamı iki şey helak eder: birincisi muradına erememek; ikincisi muradına ermek.”

Haydi bakalım.

Bu gün de lafı buraya getirdik ya çok şükür

Yarına Allah kerim.

 

 

[1] Sebep sonuç ilişkisi üzerine

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Bursa’da bir öğle vaktinin güzelliği

Öğlen vakti hotelden çıkıp bir çorba içtim. Oh yapanların eline sağlık canım kanım yerime geldi. Ordan vurdum Kozahan’a. Geçen gün burayı bir yatsı vakti sevgili öğrencim Kübra bana tanıtmıştı. Burası senin okuma yazma köşen olsun, hocam dedi.  Şöyle gündüz gözüyle bir  daha gezdim. Geçen sefer göremediğim iç avluya geçtim. Burası haza cennet.

Kozahan Osmanlı zamanının bir ticaret merkeziymiş. Şimdi de kısmen öyle. Ortada geniş bir avlu, avlunun tam ortasında ulu bir çınar. Gölgesine rast gele sıralanmış masalarda Bursalılar yer yer üzerlerine vuran bahar güneşinin keyfini sürerken bir yandan çaylarını yudumluyor. Konuşmalardan mütevellit tatlı bir uğultu var ama öne çıkan bir ses yok, halk daha çok çınar ağacına konuçlanmış güvercinlerin ve serçelerin öğlen muhabbetlerini dinlemeye gelmiş gibi.

Taze çıtır simit öğlen ve ikindi çayının olmazsa olması. Yalnız simitçi İstanbul’dan bir derece farklı. uzun ve yüksekçe bir camekanın arkasında iki simitçi var ve önemli bir işletmenin sahibi olmanın idrakiyle son derece sistemli hareketlerde bulunuyorlar. Simit satmak hizmetlerinin bir parçası gibi. Daha önemli olan halkın bu hizmete erişmesi. Aç olanı gözünden anlamak, uygun ürünü teklif etmek, uygun ikram koşullarını sağlamak, alternatifleri sunmak. Sadece bir açlığın giderilmesi de değil mesele. Karşılıklı rıza esası var. etraftaki kedilerin teklifsizliğinden de anlaşılıyor ki, simitçi kardeşlerimiz mahlukata karşı genel bir ilgi ve rahmet kanadı açmışlar. Beni de bir süzdüler. Az önceki çorbanın kokusunu alıp simit teklif etmediler. İyi günler dilediler. Çok zarif pek ince.

Bu çay içilen avlunun etrafında sıralanmış esnaf dükkanlarında türlü şeyler satılıyor. O tarafı pek incelemeden asma katı şöyle bir gezdim. Asma kat bütün bir Türk ve Osmanlı kültürünün yerli ürünlerine tahsis edilmiş. Her taraf ipek şallar, eşarplar, kumaşlarla döşenmiş. Tezhip sanatının bez üzerindeki en latif motiflerini bulabileceğiniz görsel bir şölen. Ruha da bir emniyet veriyor. O şalın o ipek mendilin yumuşaklığında ecdadın latif ruhu da adeta teni sarıyor, sarmalıyor. Esnafın şaşkın bakışlarında kendimi gördüm. Ne yapayım canlar. Evet şaşkınım. Öğlen vakti, bir kat merdiven çıkmakla analarımın atalarımın diyarına yükseleceğimi ben nerden bileyim. Şaşkınım.

Döndüm ön avluda bir masaya oturdum, bir de çay söyledim. Kitabımı elime aldım, tam bir sayfa okudum ki o sırada iki tane bıdık -biri diğerinin abisi olduğu belli-, yanıma gelip sessizce ellerindeki torbayı açtılar ve başlarını önlerine eğdiler. Çok zarif bir halleri vardı. Çantamdan bozuk para çıkarırken, masamın üstünde duran çikolatayı gözüm takıldı. Torbaya bozuk parayı bırakırken büyük olan, çikolataya bakarak, ağlamaklı bir sesle sadece samimi bir, “abla?..”, dedi. Bakıştık. O zaman çikolata hakkındaki kararımı beklediğini anlayarak iki  gündür yanımda gezdirdiğim paketi açtım.  Bu defa da benim gözüm kalmıştı. sordum:   “Ben de biraz alabilir miyim ucundan?” Bizimki mahcup, başını munis bir eda ile yana eğdi, tabi abla, dedi, al al sen de biraz al.

Allah’ım bu nasıl bir kültür. İçim titriyor. Beş yaşındaki dilencisinde bile teshir edici bir hal var.

*

Sonra öbür işletmeye geçtim. Orda da bir dövme ayran efsanesi varmış. Köpüklü köpüklü şöyle bir tane içeyim dedim. (sözde yazıcam çizicem işim gücüm eğlence) Biraz köşeye geçtiğim için beni görmediler. Hareketlerimi takip edememiş de olabilirler. Neticede onlar gelmeyince ben ayrancının yanına gittim. Ayrancı arkadaşın da gündüz günü artık ayran dövmekten mi hoşaf içmekten mi bilinmez böyle mahmur, içi geçmiş bir hali vardı. Ben daha doğru düzgün bir cümle bile kuramamıştım ki, hesap için geldiğimi sanarak köpüklerin arkasından bana kasayı gösterdi.  Ama o da ne?   Yanlışını anlamıştı. Ben ayran istiyordum o beni öteliyordu. O dakikada elini yüzüne kapayarak temennaya başladı ve “af buyurun, af buyurun, af buyurun…” diye sayıklamaya başladı. Herşey çok hızlı olmuştu. Kendi fiilinden kendi incinen bu  genç adam o derece bir mahcup olmuştu ki ayranla ilgili sorularıma doğru düzgün cevap bile veremedi.

Şimdi bunu siz mi dövüyorsunuz? Yoksa başka yerden bir geliyor.

O kadar köpüğü ben nasıl içeceğim. Bu aslen bu kadar yağlı mıdır?

Cevap yok.

Benimle birlikte masama kadar yürüyüp köpüklü ayran bardağını  bıraktıktan sonra, tekrar ve bu defa izah yolunu tutarak temennaya başladı:

“efendim özür dilerim” dedi ben sizi hesap için geldiniz sanarak öyle dedim. Ayrıca ne zamandır burada oturuyormuşssunuz görememişiz ,onun için de tekrar özür dileriz, dedi. Ve geri geri çekilerek yine işinin başına döndü. Hiç bir şey demeseydi de  zaten haliyle “haya imandandır” hadisinin yeniden vüruduna sebep olarak bir mahcubiyetin en güzel örneğini vermişti.”

Dedim, çok zarif. Pek ince.

Yarım saat sonra bir buluşmam var ve burdan kalkmak zorundayım. Öyle olmasa bir işletme daha değiştirip şu közde kahvenin inceliklerine de bir bakmak isterdim. Artık o da başka güne kalsın. Doktora dersleri beni bekler.

Güzel Bursa. Zarif Bursa.

Bursa güzel.

Güzeliz be.

Az once telefonuma baktım.. hava durumu için. Semtin adına “Şehreküstü” diyor. O nasıl oldu anlamadım. Niye küselim biz bu şehre yahu? derken hop isim değişti: Nalbantoğlu oldu.

Şimdi oldu.

Şehir güzel.

Şehriyar güzel.

Güzeliz

vesselam.

 

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın